Habersiz mi geldi, hiç istenmeyen ama mutlaka beklenen bu kapı, zil, ev, bina dinlemeyen misafir.
Misafir diyorum zira böyle misafirlik mi olur denir ancak bu misafiri istisnasız hepimiz biliyorduk ve bekliyorduk.
Hatta o kadar ince ve zarif düşünceli ki bu misafir yıllardır sinyallerini veriyordu, arada sırada kapının ziline dokunup gidiyordu.
‘ziyaret günüm saatim yaklaşıyor, hazır mısınız? Ansızın geleceğim ve kapılarınızı kapatıp, evlerinizi sarsacağım, çatılarını devirip, binalarınızı yıkacağım, sokaklarınızı alt üst edip, caddelerinizi viran edeceğim diyordu.’
Bu misafir gerçekten haber ede ede geldi, mesajlar gönderdi, kapımızı çalıp durdu.
Ve bir şubat günü soğuğunda haber verdiği gibi çıkıp geldi, ansızın. Apansız geliş onun tabiatında vardı, yağmur gibi, yangın gibi gelmiyordu. Ne tahminler biliyordu, ne doğal olaylar onun geleceği zamanı.
Bizzat kendisi arada sallar, ırgalar ve geleceğim der ve giderdi.
Ve geldi, o kaçınılmaz misafir. Belli ki bir görevi vardı ve onu yerine getirip sessizce geldiği gibi değil, çığlıklarla, yıkımlarla, acılarla, yok oluşlarla, patlamalarla, yarılmalarla, yerin yerinden oynamasıyla gidiyordu.
Ve giderken de gelmeden önceki kadar sessiz değildi, gitmişti ama geride sanki küçük çocuklarını bırakmıştı ve onlar da durmadan sallayıp duruyordu.
İçindeki kin midir, husumet midir, gayz mıdır, nefret midir, ders midir bilmem ama bu misafirin hoş gelmediği ilk andan itibaren ortaya çıkmıştı.
Çünkü yok etmeye kastetmişti, belli. Alttan vuruyordu, yandan vuruyordu, sallıyordu, indiriyordu, kaldırıyordu. Belli ki imha etmeye gelmişti, belli ki vuracaktı ve iflah etmeyecekti.
Kaçmak! Hayır hayır, mümkün değildi. Kaçacağın her yere tahtını kurmuştu ve kaçtığın toprağı ayaklarının altından çekip duruyordu.
Kaçmayı bırak adım atmaya izin vermiyor, mecalini kesiyor, takatini sömürüyor, arzın üstünde seni indirip kaldırıyordu, tabir caizse insanı hor hakir görüyordu.
Bir oyuncak gibiydi her şey o tonlarca kara parçası bile, onun sarsıcı gücü karşısında çaresiz kalmış, şak şak yarılıyordu.
Arz parçalanıyordu, yerden ışıklar, alevler, çığlıklar yükseliyor, kıyamet kopuyordu.
Toprağın çığlığıydı bu, mekanın korkusu, dünyanın feryadıydı, çünkü zelzele adeta mekanın şah damarını yakalamış iflahını kesmek için sıktıkça sıkıyordu.
Bu çığlıklar parçalanışın elinde oyuncak gibi olmuş koca kara parçasının ağıdıydı, acısıydı, feryadıydı.
İlden ile, bölgeden bölgeye kilometrelerce yer bu faka yakalanmış kaçamazken sadece bir parça büyüklüğünde olan insanlar nasıl kaçacaktı?
Mekanın çığlığına karışıyordu insan haykırışları, betonların, taşların korkusuna karışıyordu insan korkuları.
Artık canlı cansız her şey aynı kaderin ağına düşmüş hep birden tek ağız aynı feryadı ediyordu.
Ya Rab! Merhamet eyle, ocağına düştük, kapına geldik, perişan olduk, gelen bu misafir ancak Seni, sadece Seni dinler, yardım eyle.
Feryada karışıyordu artık kırılan toprağın, binaların, demirlerin, çatıların ve kemiklerin sesi.
Ondandı onca çığlık, ondandı kıyamet kopuyor gibi olması.
Ve düşmeye başlamıştı bir bir binalar, evler, yıkılmaya başlamıştı. Daha birkaç saniye önce en güvenli olan evler, üst üste binmiş evler, saadet yuvası mekanlar, sığındığımız, sarıldığımız evler şimdi canımıza kastederek üstümüze çullanmak için sanki acele ediyordu.
Ağıtlarla beraber düşüyordu duvarlar, çığlıklarla beraber çöküyordu binalar.
Çığlıkların ve yangınların ve patlayan ışıkların diyarına toz duman doluyordu sonra.
Kimisi evinde sinmiş korkuyla, dehşetle, ümitle bekliyordu. Ya geçecekti can kurtulup, ya geçecekti canı alıp.
Bekleyiş dünyanın en uzun zamanı, bitmeyen bekleyiş ve sona doğru, Allah’ım bu kıyamet olsun da bitsin artık bu korkunç bekleyiş.
O kadar dehşetliydi ki bu anlar, insanlar artık kısa bir zaman diliminde pes etmiş ve Allah’a, ‘Ne olur canımı al da kurtulayım bu korkudan.’ diye yakarıyordu.
Bir başka ses haykırıyordu yanındaki eşine, ailesine, “Bitmiyor, geçmiyor, gitmiyor!” bu diye.
Öyle sımsıkı, öyle amansız, öyle acımasız yakalamıştı ki insanın aklı birkaç saniye içinde dumura uğramış ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez olmuştu.
Diller lal değildi, düşünceler ziyana uğramış değildi ancak tam da böyle hissediliyordu.
Biter diye beklenen ama bitmeyecek gibi gelen o yıkım var gücüyle indiriyordu her şeyi toprağa ve darbe üstüne darbe vuruyordu hiç acımadan.
Hiç kimseyi seçmiyor, her şeyi, herkesi yıkıyordu.
Kayboluyordu her şey bazısı yeniden bulunacak bazısı kıyamete kadar yitip gidecekti.
Yıkımın içine düşen insanların da bir farkı kalmayacaktı eşyadan. Kırılacaktı, ezilecekti, kanayacaktı…
Kanadı mekan, kanadı zaman, kanadı gök, kanadı caddeler, kanadı sokaklar ve ağladı her şey…
Bu sahneyi ancak yaşayanlar bilecek ve anlatmak isterken aslında hiçbir şeyi izah edemeyecek.
Tarifi, tanımı olmaz bu olayın ve anlatımı mümkün değildir acının.
Sadece yaşanır ve yaşayanlar bilir ne olduğunu, nasıl olduğunu, ne yaşadığını.
Her bir tarafa savrulan enkazlar nasıl anlatılır, sokaklara dağılan insanlar nasıl anlatılır, bir bir ötelere giden canlar nasıl anlatılır.
O korku henüz bitmeden, taptaze ve müthiş bir şekilde insanın üstüne çökmüşken bir de kaybolan aileler, eşler, dostlar eklenmişti bunun üstüne.
Can derdine düşen insanlar artık canan nerede diye çırpınıyordu ve kaybını bulma telaşına, korkusunu ve endişesini yaşayamadan kaybettiği acıya düşmüştü gönlü, aklı.
İnsan kendi derdini, korkusunu unuttu, çocuğunun, anne babasının, eşinin, akrabasının, dostunun derdinde düştü.
Acıyı yaşamak, dertlenmek, kederlenmek zamanı da yoktu artık. İnsan korkmaya ve acı çekmeye fırsat bulamamıştı.
Çünkü yüreğine saplanan öyle bir endişe vardı ki bu kendi haline dönüp bakmaya imkan vermiyordu. En yakınları enkazın içine düşmüştü ve onların derdi kendi derdini çoktan unutturmuştu.
Ne acı Allah’ım, ne korku, ne kızıl kıyamet bu…
Korku korkuyu unutturdu, dert derdi unutturdu, acı acıyı unutturdu, yitik yitiği unutturdu.
Önce insanın aklını aldı başından sonra adeta kalbini söküp aldı göğsünden.
Bu misafir öyle bir geldi ki kentlerin üzerine dağ oldu devrildi, yıldırım oldu düştü, ateş oldu yaktı, sel oldu boğdu.
Bu gelen öyle kısa süre kaldı ki ne aldığını ne yıktığını unutturdu.
Geliyorum diye diye geldi, haber gönderip geldi, çok yakınım dedi geldi ama biz onun sesine kulak vermedik.
Onun önceden saldığı çığlıkları önemsemedik, daha önce de geldim ve yıktım dedi o gelen ama biz umursamadık.
Asırlar sonra gelirim ve şimdi gelme zamanım çoktan geçti, hazır mısın dedi sesini ağzını tıkadık, gelirsen gel sende kimsin dedik adeta.
Her ne kadar çok insafsız olsa da bu misafir hep bizi uyardı, bize seslendi, vaktim çok yakın artık hazır mısınız dedi.
Belki onun önceden gönderilen mesajlarını dinleseydik bu kadar yıkmazdı hanemizi, hayallerimizi, ikbalimizi, istikbalimizi, yurdumuzu.
Dinlemedik seni haber gönderip, gecenin bir vakti ansızın gelen misafir, sesine kulak vermedik, seni duymadık.
Keşke nefesin ensemizdeyken duysaydık seni ve gelişin için hazırlansaydık.
O zaman bu kadar yıkmazdın bizi, yok etmezdin evlerimizi, gömmezdin canlarımızı, eğer senin feryatlarına kulak verseydik şimdi gidişinden sonra ağıtlar yakmazdık.
Ve biliyorum ki o kadar haber gönderen sen o zaman bir canımıza bile dokunmadan giderdin.
Ne olur şimdi haberler saldığın diyarlara sesini duyur, ne olur onlara kendini daha iyi anlat, ne olur onlara bizden de bahset.
Onlara halimizi fısılda, çok ısrar ettiğini ancak seni duymadığımızı net bir şekilde söyle. Yıkılan caddelerimizden karelerle ispatla bunu, yanan canımızın sesini dinlet azıcık, mümkün olur mu bilmiyorum ama lütfen onları ikna et.
Yalvarırım senin sesini duymalarını sağla ve bizim yapamadıklarımızı, yapmadıklarımızı yaptır onlara.
Ben çok yıktım, çok can yaktım de onlara.
Ve eğer imkanı varsa bizi yıktığın kadar yıkma onları, bizi sarstığın kadar sarsma, bize kıydığın kadar kıyma, bizi yerde yere vurduğun kadar vurma onları.
Biliyorum ihtimal onlar da senin çığlığına kulak tıkayacak ama olur da bir gün onların da şehrine gidersen Allah aşkına böyle gitme.
Daha şefkatli ol, daha nazik ol, daha merhametli ol, daha sakin ol.
Bizim bu vurdumduymaz halimize bakıp bize kızma ne olur.