Acı üstüne acı, dert üstüne dert yaşadığı için göz pınarlarından yaş kalmayan, daha doğrusu bunca ezanın, cefanın, ıstırabın, endişenin içinde kalmışken ağlamayı unutan, ağlamaya fırsat bulamayan bir hale geldik.
Rahat ve rehavetin dünyamızı sarmaya başladığı bir anda kendi haline bıraktığımız bünyemize hazırda bekleyen içerdeki ve dışardaki mikrop ve virüsler saldırı üstüne saldırı yapmaya başladılar. Farkındaydı, bu asırların biriktirdiği kin dolu düşünceler koca bir çınarı nasıl yıkacaklarının. Önce kalpten başlamalı sonra kalbi imha etmeliydiler ve bunun için de var güçleriyle acımadan, usanmadan, merhamet etmeden saldırdılar. Bunu kâh bilmem ne havariliği diyerek yaptılar, kâh bilmem ne güzelliği için yaptılar. Biz bu rahat ve rehavet içinde boğulmaya başlarken ustaca sızdıkları dünyamızda elde ettikleri ganimetin bu defa kıymetini çok iyi bilen ve bundan beslenen bu virüsler ve mikroplar öyle semirdiler, öyle geliştiler, öyle büyüdüler ki artık onların yanında kendimizi cüce gibi görmeye başladık. Unuttuğumuz değerleri; hayatımızı, yaşantımızı, geleceğimizi, sağlığımızı, ölümümüzü üzerine inşa ettiğimiz o mukaddes ve kutsi değerlerimizi sildiğimiz günden beri yediğimiz vurgunlar bizi alıp dibe batırmadı, karaya vurdurmadı, sahili selamete de ulaştırmadı. Biz artık küçük ve korunmaya, yönlendirilmeye muhtaç bir varlık haline geldik. Karşı tarafın azgın canavarları karanlık dünyalarında hortlattıkları sinsi ucubeleriyle ve bunları allayıp pullayarak merhamet edası içinde kırarak kapımızı girdiler en mahrem dünyamıza kadar.
Biz görünen güzelliğin arkasındaki çirkefin, çirkinliğin, canavarın farkına varmadan; ‘güzel senin gibi olamıyoruz bari dizinde olsun yer ver bize’ yalvarmalarıyla ayağının altında pas pas dahi olmayı cana minnet bildik. O ucube canavarı, hakikat düşmanı, mazlum katili, masum tecavüzcüsü hortlak ifritlerin şer kokan, ayrılık kokan, kan kokan, yıkım kokan, düşmanlık kokan, zehir kokan nefeslerini yaramıza merhem bildik.
Aldandık, aldatıldık, oyalandık, oynatıldık…
Sonra düştüğümüz bu çukurdan o gün bu gün çıkamadık ve bocalar halimiz takatimizi tüketse de var gücümüzle hala onun yolunda bende olmayı kendimize paye görüyoruz.
Koca çınarı içten içe kemirdi önce bu virüs ve mikroplar. Sonra av hastalandı ve kaçamaz hale geldi. O zaman bütün güçlerini birleştirerek dört bir koldan inanılmaz bir taarruz ile çullandılar yam yam soylu canavarlar üzerimize. Dost görünen ve derdimize şifa olanların halindeki bu değişikliğin şokunu atamadan üzerimizden bir baktık ki bir bir kesiyorlar dallarımızı, kollarımızı… Sonra daha ölmedi dediler, yok olmadı, bitmedi dediler ve bütün çirkin yüzleriyle, kan ve irin damlayan bedenleriyle, ağızlarındaki virüs yayılan salyalarıyla hep beraber çullandılar üzerimize bir daha. Ve biz kendimize geldiğimiz de kıtalara hükmeden bir imparatorluktan sıkışmış bir devlet kaldığımızı fark ettik. Fark ettik ve bari bu olsun yok olmasın elimizde diye var olan her şeyimizi feda edip bu kutsal topraklara kapandık.
Sonra o virüsler, mikroplar bitmedi daha dediler, önce hayli zamandır küs olduğumuz kardeşlerimize saldırdılar sözde baharlar vaat ederek sonra döndüler bize baktılar iştahlı iştahlı. Biz kalmıştık aynı sınırlar içinde; iki büyük ve ayrılmaz kardeş. Hayli zamandır bize oynuyorlardı, bizi düşman etme kaygısındaydılar. Onlar ve buradakiler, ahh buradaki o hainler, el ele verdiler vicdansızlar, acımasızlar, korkaklar, ayırdılar yavaş yavaş bizi. Kırdılar kalbimizi, kalplerimizi birbirimizle.
Ahhh buradaki o hainler, ahh içerdeki o hainler…
Şimdi yıllardır ana bildiğimiz, yar bildiğimiz, kardeş, dost, eş, baba bildiğimiz topraklarda bizi bize kestiriyorlar. Bizi bize biçtiriyorlar, çeliği çeliğe kırdırıyorlar çünkü biliyorlar başka türlü yok edemezler.
Son demine geldik sanki ya ayrılık diyecek uşak, amale olacağız ya da bunlar şok etkisi yapacak bize yeniden birkaç yüzyıl öncesine döneceğiz. Birlik, beraberlik, adalet, huzur, kardeşlik, terakki, değişim, yenilik dolu günlerimize.
Ülkemizde yaşanan ve hem içerideki hem de dışarıdaki hainlerin ustaca tezgahladıkları kaosa maruz kalan milletimizin yıllardır sinesinde taşıdığı bu yarayı, bu derdi en karanlık görünen bu günlerde bünyesinden söküp atacağını ümit ediyorum. Yıllardır iç içe yaşadığımız, teyze oğlu, emmi oğlu, dayı oğlu, hala oğlu olduğumuz insanlarla aslında aramızda yasaklanan bir ırk farkından başka bir şeyin olmadığını ve onun da bu akrabalık bağları ile kaybolmaya başladığını göreceğiz. Göreceğiz zira nefse, bencilliğe, zaaflara hoş gelen zırvalıklarla kirlettikleri kalbimizin bu bedenin bir parçası olduğunu fark edeceğiz. Her gün acı haberlerin geldiği bu coğrafyada karışıklığın, kaosun, kargaşanın doğacak güzel, huzurlu, bereketli, mutlu günlerin doğum sancısı olmasını yürekten temenni ediyorum ve ağlayan analarımıza, babalarımıza sabır diliyor Allah’tan onların acısını hafifletmesini diliyorum.
Ağlamayı unuttuğumuz şu günlerde İnşallah UYANACAĞIZ ve bu karanlık günlerin arkasından gelecek kutlu günlerde sevinç gözyaşlarımızla bereketli topraklarımızı sulayacağız. UYANMALIYIZ bir an önce, artık son deminde şu devrin kendimize gelmeliyiz.
Bu karanlığa hafızalarımızda yer etmiş iki güzel sözle sesleniyorum ve gelecek günlerin muştusunu vermelerini candan istiyorum: “Karar kararabildiğin kadar zira karanlığın son noktası Aydınlığın başladığı yerdir.”, “Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar…”
Eserde şimdi her yandan bir kahpe rüzgâr
Nereye baksan her menfezde bir hasım var
Sinmiş pusuya sırtlanlar kardeş kavgasına bakar
Uyan, uyan ey Vatan görecek güzel günlerin var.