Deprem Anı ve Birinci Gün
Gecenin ilerleyen saatleri ve uykuların en derin zamanı, herkes rahat bir uykuyla sabaha dinç ve zinde uyanmanın peşinde sıcak yatağında hiçbir şeyden habersiz.
Habersizdik, habersizdim…
Kardeşimin abi, abi sesiyle birlikte depremin korkunç çığlıklarını ve sarsıntısını fark ettim.
Gözlerimi açar açmaz anlamıştım korkunç bir depremle karşı karşıya olduğumuzu. Kardeşim yan odadan güç bela sürünerek gelmiş bana sesleniyor, uyandığım anda hemen doğrulup yatağın yanında eğilerek kardeşimle beraber beklemeye başladık.
Deprem bütün hiddetiyle binayı-belli ki bütün binaları- bir beşik gibi sallıyor ve hiç de zor olmayan bir şeyi yapıyor gibiydi.
Odanın kapısının hemen yanında duvarın çatladığını ve bir şeylerin döküldüğünü gördüm.
İnsanı hiçbir şey yapamaz hale getiren o kudretli güç sadece beklemeyi söylüyordu adeta. Çaresizdik hepimiz, kaçmak, korunmak mümkün değildi.
Sadece Allah’ın takdirini bekler olmuştuk o anda, çünkü artık yapacak hiçbir şey yoktu.
Ya bina önceden sağlamlaştırılmış ya da hiç umursanmamıştı. Artık tedbir bitmiş takdir safhasında olacaklar bekleniyordu.
Hiçbir şey düşünmeden geçmesini bekledim o olayın, durduğunu hissettiğimiz anda kardeşime hadi dedim ve binadan çıkmak için harekete geçtik. Her yer dökülmüştü, binanın içi parçalarla doluydu,
Ayağımda oda terliği ve pantolonla kazağı kapıp çıkıyorduk, kardeşim ise o anda bir şey bulamamış sadece üstündekilerle çıkıyordu.
Depremin o anda durmasını fırsat bilmiştik, aslında aklımda geçtiğine dair bir düşünce vardı, büyük yanılgı, Allah göstermesin böyle bir şey olursa sakın bitti demeyin ve hemen kendinizi binanın dışında en güvenli bir yere atmaya çalışın. Çünkü bitmiyor artçılar geliyor.
Aynı binada bulunan meslektaşım Zeki'nin bana seslendiğini duydum, daha doğrusu duymadım öyle yüksek sesle bana sesleniyordu ki canının yanındığı bütün korkunçluğuyla binanın içini dolduruyordu.
Bina ayaktaydı ve dışarı çıktık, aldığım pantolonu giydim ve Valilik karşısında Trabzon Caddesine çıkmak için baktım.
Köşedeki bina çoktan yıkılmıştı, eski hastaneye doğru gitmem gerekirdi ancak oradaki durumu bilmiyordum ve görememiştim.
İki bina arasındaki bir iki metre genişliğindeki yoldan geçerek Hükümet Caddesine çıkmak için harekete geçtik.
Beş on metrelik o yolun sonuna gelmiştik ki binanın yıkılmaya başladığını fark ettik. Kardeşimle koşarak orta refüje kendimizi zor attık.
Artık her yer korkunç bir toz bulutunun içinde kalmıştı ve nefes almak bile imkansız hale geliyordu.
Hızla Trabzon Caddesine doğru ilerlemeye başladık, orta refüje yakın yerde çünkü her an her yerden bir bina yıkılmaya başlayabilirdi.
Caddeye çıkmıştık ortalık çok korkunç bir zaman dilimine şahitlik ediyordu ve her yer gelen afetin şiddetiyle olacaklara çoktan teslim olmuştu. O anda ailemi aramaya fırsat buldum ve telefonlar kapalıydı.
Bir iki dakika sonra abimin aradığını gördüm ve iyi olduklarını deprem bölgesinde olan diğer akrabalara da ulaştıklarını onların da iyi olduğunu söyledi.
İlk büyük şiddetli depremden binanın içinden çıkmıştık, çıkarmıştı Allah bizi, ardından gelen artçı sarsıntı ile bina yıkılmış ve bizi yine Allah enkazın altından kalmaktan kurtarmıştı.
Şimdi kardeşimin evine doğru ilerlemeye başladık, Trabzon Caddesinden, Müftülüğe doğru ilerliyorduk. Yağmur yağıyor, soğuk ve felaketle yüz yüzeydik artık. Sağ taraftaki binalarda yıkılanları görmeye başlamıştık.
İnsanlar anlamsız bir şekilde yoldaydı ve kimse ne yapacağını bilmiyordu, ne yapılırdı ki böyle bir anda!?
Sonra şelale parkı geçmiştik ve sağ taraftaki binalardan daha çoğunun yıkıldığını gördüm. Hala orta refüjde ayrılmadan yerde su, yukarda su ilerliyorduk ve soğuk.
Sonra kardeşin evinin olduğu yere geldik, park vardı ve parkın etrafı insan dolmuştu. Kurtulanlar geniş alanda toplanıyor ve herkes yakınına ulaşmaya çalışıyordu.
Herkes sadece üstündekiyle çıkmıştı sokağa ve korku, panik, çaresizlik hepsi gökten yağan yağmur gibi boşanıyordu insanların halinden.
Bir süre yağmurun altında kaldık hava soğuk, ıslak ve anlamsızlık…
Arabaya girdik, gün ağarıncaya kadar bekledik, mecburen…
Ben aydınlık sökünce yeniden çarşıya gitmek için hareket ettim.
Diyaliz merkezinden yukarıya doğru çıkarken birkaç bina sonra korkunç manzara karşıladı çünkü gün ağarmış ve yıkım sis duman arasında görünmeye başlamıştı.
Kıbrıs meydanı istikametine ilerlerken sol taraftaki binaların yerle bir olduğunu görüyordum.
Enkazların üstünde üç beş kişi vardı, kurtulanlar yakınlarının telaşına düşmüş onları kurtarmak için çırpınıyordu. İlerliyordum, yıkım artıyordu, sol yandaki binalar artık yoktu.
Ve insanlarda korku, panik, çığlık, çaresizlik gün ağarmasıyla birlikte daha netleşmişti ve adeta yağmur yere inerken insanların bu hali göğe yükseliyordu.
Enkaz, duman, sis, toz, gözyaşı, gök mü ağlıyordu bu kadar yoksa insanların gözyaşı mı yere boşanıyordu belli değil.
Hükümet caddesine gelebildik yıkıkların yanı başından ölenlerin, ayaktakilerin ve enkazdakilerin yanı başından geçerek.
Bina yıkılmıştı ve üstü ev olarak kullanılan işhanının enkazında hiç kimse yoktu.
Daha doğrusu enkazlarda birkaç insandan başka kimse yoktu, neredeydi bu kimseler?
Sonra yine yıkılanların arasından döndüm yer mi yıkıldı, biz mi yıkıldık bilmiyorum!
Etrafta bulunan tahtalardan yakılan ateşin etrafında birkaç kişi toplanıyor ve ısınmaya çalışıyorduk, daha doğrusu olanları anlamaya, kabullenmeye uğraşıyorduk.
İlerleyen saatlerde yeniden enkazların arasına gitmemiz gerekiyordu bu defa inşaat mühendisleri binasının bulunduğu bölgeye gitmiştim.
Neredeydi o binalar, on katlı çok katlı binalar yere yığılmış o koca yapılar ancak birkaç metre yükseklikteki bir yığın haline gelmişti.
Çünkü dördüncü katta olduğunu bildiğim bazı işyerleri giriş seviyesine gelmişti yani artık o koca gibi duran çürük binalar sadece üç beş metre yükseklikteydi.
İnsanlar vardı, yaşlı gözlerle, şaşırmış yüzlerle. Ama kendini unutmuş enkazın altında kalanlarını çıkarmak için çabalıyordu.
Her yer enkaz, her yer yıkılmış, her yer göçük…
İlk gün sokaklarda sadece depremzedeler vardı, enkazların üstü yakınlarını arayan insan kalabalığından oluşuyordu sadece, kalabalık derken birkaç kişiden oluşan minik gruplar çünkü o kadar insan, kalabalık oluşturacak kadar insan yoktu artık.
İlk gün; afet, korku, soğuk, yalnızlık, kimsesizlik, çaresizlik sokaklara yıkılmıştı.
Deprem anından edindiklerim ve insanlara söyleyeceklerim:
Paniklemeyin, kendinizi daha önce belirlediğiniz ve enkazda kurtulabileceğinizi düşündüğünüz yerde korumaya alın.
Sonra sarsıntı durduğu anda aklınıza gelecek eşya alma düşüncesinden vazgeçip hemen sevdiklerinizi ve kendinizi alıp yine daha önce belirlediğiniz güvenli alana doğru gidin.
Binaların altından kaldırımdan uzak durun yolun ortasında ilerleyin.
Şu andan itibaren deprem anından ve depremden sonra nereye gideceksiniz, nasıl gideceksiniz, alternatif çareler nedir bunların hepsini tespit edin.
Eğer kendinizi ilk anda dışarı atmışsanız sarsıntı durdu diyerek sakın içeri girmeyin, sakın.
İçerdeyken bile deprem durdu diye eşya derdine düşmeyin ve geçti diyerek evde kalmayın.
Her an yanınızda yakınınızda olacak şekilde deprem çantanızı hazır tutun. Bunu ihmal etmeyin değerli eşyalarınızı buna koyun ve hemen yanınızda dışarı çıkarken alıp çıkacağınız şekilde tutun. Ve enkaz altında kalırsanız bu çanta mutlaka yanınızda olsun. İçinde ihtiyacınız olan şeyleri mutlaka hazırlayın.
Lütfen hemen deprem kriz planı hazırlayın, ne yapacaksınız, nasıl yapacaksınız bütün bunları planlayın ve ailenizle bunu mutlaka çalışın. Deprem anından itibaren yapılacakları belirleyin bunları hep beraber iyice öğrenin.
Allah bir tek insanın dahi yaşadığı hiçbir coğrafyaya böyle bir felaket vermesin!
İlk gün sokaklarda sadece depremzedeler vardı, onları gördüm, çığlık ve ağıtlardan başka hiçbir ses duymadım.
İkinci ve üçüncü gün Kahramanmaraş’ta neler gördüm, kim vardı, neler oldu?





Tüm insanlığa çççokkk geçmiş olsun. Şey Zekiye ne oldu?