Birinci günü öğleden sonra kentte kalacak yer kalmadığı için mecburen köye döndüm.

Yine korku, yine stres, yine endişe, yine çaresizlik… Yapıştı bir kere yakamıza ve bir süre böyle gidecek ama biliyoruz ki şiddetin, karanlığın, kötülüğün en zirve olduğu zamanlar güzelliklerin başlangıcıdır ve yüreğimizde taşıdığımız koca bir ümit var.

İlk günün ikinci yarısında, Elbistan ve diğer yerlerdeki vatandaşlarımız kadar talihsiz değildik.

Biz dışarıda yakalandık o depreme, yer sallanmaya başladı ve gidip geliyordu koca kara parçası.

O anda kardeşim yengem ve yeğenlerimin ihtiyaç için eve girdiklerini hatırladım. Sokaktan eve doğru koşmaya başladım ama toprak ayaklarımın altında kayıp gidiyordu.

Bahçe kapısına geldiğimde raylı olan kapının kapanmaya başladığını gördüm, kapıyı açmaya çalışırken ailemin evden çıkmış olduğunu ve kapıya yakın yerde hepsinin bir birine sarılıp beklediğini gördüm.

Rahatlamıştım ve kapıyı açık tutarak onlara yakın yerde duruyordum, dünya sallanıyor hala, bir gidiyor geliyor.

Karşımda duran koca bina da aynen bizim gibi sallanıp duruyordu.

İkinci depremi de bu şekilde atlatmıştık daha doğrusu Allah bunu da bize böyle atlatmayı nasip etmişti.

Enkazlar ve yollardaki çatlakların içinden, üstünden köye geldik. Karanlık ve sessiz bir mekan. Akşam oldu eve girmek zor, girilmiyor ve yine koca bir söylenti yayılıyor her yere: saat bilmem kaçta 8 üzeri bir deprem daha olacakmış.

Allah’ım inansan mı inanmasan mı? İnanmıyorsun ama buna inanan insanlar var onları da yok sayamıyorsun. Dışarısı soğuk, hala yağmur var, yanan odunlar ısıtmaya çalışıyor ancak etrafındaki onca insana nasıl yetecek?

İkinci gün.

Yine Kahramanmaraş’a geldim, şehir hala ıssız ve sessiz. Enkazlar hala boş ve kimsesiz.

Yıkılan her binanın yanından geçerken şu evde tanıdığım falan vardı acaba çıktı mı? Bu işyerinde şu vardı enkaz altında mı kaldı? Bu bilmece mi, ağır bir sorgu mu insan çözemiyor!

İnsanın gözleri güven verecek, içini rahatlatacak bir şeyler arıyormuş böyle felaket anlarında.

Ama bütün arayışlar boşuna, ne gözler bir şeyler görüyor ne kulaklar geldik diyen bir ses duyuyor.

Terminale gidiyoruz, son durum nedir, şehir dışına çıkmak isteyen yakınlarımız için bir çare bulmaya çalışıyoruz, insanlar da akın akın terminale gidiyor, nereye bu gidiş?

Yol çantalarını çeken, yürüyen insanlarla dolu.

Terminal daha dolu her yer insan gitmeye gelmişler ama kalmaya mahkum kalmışlar.

Otobüsler iptal olmuş, çalışmıyor, yolları soruyoruz. Gelen bir şoför bir iki saatlik yolu 14 saatte gelebildiğini ve çıkmamamızı söylüyor.

Enkazlar, başında kimler var diye bakıyorum.

Yine birkaç kişi, yine yakınları enkazın altında kalmış çaresiz insanlar.

Ancak küçümsememeliyim bu araçsız ve imkansız insanları çünkü buna rağmen canları çekip çekip alabilmişler enkazın içinden.

Böyle çaresiz insanlar aldıysa onlarca canı enkazın bağrından, kimseler yetişebilseydi kaç bin canlar alınırdı acaba?

Sokaklar yine boş, duymadım eğer duydum dersem yalan söylerim ama duyanlardan işittim; enkazların içinden sesler geliyor.

Gördüğüm her enkazda bir şeyler arıyor gözlerim, birilerini arıyor ve bulamıyor.

Kulaklarım bir sesin peşinde hızlı hızlı çalan seri bir şekilde bağıran bir ses yol açın ben geliyorum diyen bir ses. En zor anımızda duymak istediğimiz o yetiştik diyen ses, maalesef kulaklarım da boşuna çınlıyor.

Ben kör ve sağır mı oldum da bütün bunları hissedemiyorum. Yoksa Allah’ım bütün yollar kapandı da gelmek mümkün değil mi?

Enkazların arasında mesleğim nedeniyle elimde kalan tek teknolojik alet olan telefonla fotoğraf çekiyorum.

Oradan bir kadın fotoğraf çekiyorsun ama enkazdakileri kim çekip alacak benzeri sözlerle bana hem kızıyor hem sitem ediyor.

Keşke elimdeki telefon yerine o insanlara ulaşacak bir makine olsaydı, keşke filmlerdeki gibi bir kahraman olsaydım ve birkaç dakika içinde enkazın kucağına düşmüş o insanları alıp çıkarsaydım oradan.

Afetin sonucu her gün biraz daha büyüyordu, biraz daha derinleşiyordu çünkü ben artık yıkılan daha çok yeri görüyordum.

Güvenle, huzurla gezdiğim caddeler şimdi moloz yığınlarıyla doluydu ve her yer koca bir tehditti artık.

Deprem önlenemez ve önüne geçilemez bir olay, evim bürom yıkıldı ancak bu afet sonrasında gördüklerim kadar yıkmadı beni. Daha doğrusu göremediklerim kadar yıkmadı.

Sadece bu muydu depremden daha yıkıcı gelen? Hayır!

Çünkü duyduğum ve öğrendiğim kadarıyla insanlar soğukta, aç, susuz ve çaresizdi.

Bu da çok ağır bir durumdu aradan saatler geçmiş gün bitmiş ama insanlar ısınamıyor, karnını doyuramıyordu.

Enkaz altında kalanlar mı? Hayır, depremden kurtulmuş insanlardı bunlar.

Saatlerdir yaşadığım dehşet karşısında kendimi kontrol edebilirken bu andan sonra kendime hakim olamadım ve gözlerim artık içini döküyordu. Çünkü bu çok yaralamıştı beni depremden daha ağır gelmişti.

Keşke dedim daha önce haberim olsaydı ama haberim olamıyordu çünkü iletişim araçları da güç bela çalışıyordu ve insanlara ulaşmak çok zordu.

İkinci gün yaşadığım sarsıntı mı yoksa deprem mi daha ağırdı hala onun hesabını muhasebesini yapıyorum!

Artık ayakta gezen insanlar bir enkaz gibiydi aslında enkaz yere yığılmamıştı binlerce enkaz bir yerlere gitmeye çalışıyor, bir şeyler kurtarmaya uğraşıyor, ayakta kalabilmek için mücadele ediyordu.

Aç, susuz, üşümüş, açıkta kalmış enkazlar dolaşıyordu şehrin yok olan sokaklarında ya da sığındıkları bir mekanda.

Kimsesizlik, beton ve demir enkazından öte yalnız kalmış insanların üstüne çöken en ağır yük oluyordu.

İnsanın içinden o kulaklarda çınlayan ve bir ümitle yükselen kelimelerle haykırmak geliyordu: SESİMİ DUYAN VAR MI?

Çoğu zaman, çoğu kere duyamadık bu sesi.

Ne enkazın içinden ben varım diye duyabildik, ne enkazın dışından biz geliyoruz diye işitebildik.

Duyduğuma göre ikinci günün sonuna doğru yani hayli sonra bir şeyler, birileri gelmeye başlamış.

Geç mi erken mi bilemiyorum ama bir sonraki günde bugünden pek farklı değildi aslında.

Sonraki gün neler gördüm, neler yaşadım, neler yaptım?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Gamze Gökcek 3 yıl önce

Allah bundan büyük felaket vermesin ve buda son olsun İnşaAllah

Avatar
Leyla 3 yıl önce

Aslında en gerçekçi sözler duygulardır bunlar, herkes Her şeyi farklı anlatırken insan ne yaşadığını sorguluyordu. Rabbim bir daha yaşatmasın bu çaresizliği. Ifadeleriniz, gözlemlerinizi ve yaşadıklarınızı bizimle paylaştığınız için teşekkürler