Zafer geldi “ Ne var?” diye sordum. “Halkın teslim olmak istemesinden yeniden cephe açılmasına izin vermeyeceklerini söyleyerek Şakir, Muharrem ve benim de silahlarımı alarak gönderdiler. Kesinlikle teslim olacaklar. Haberiniz olsun. Bunun bir çaresine bakınız.” Dedi.
Bizim cephedeki kuvvetlerimiz kumandanları Baş Katip Hacı Cerrahoğlu, Zekeriya, Yahya Hoca, Gök Ökkeş, Evliya Halil ve Makineli Tüfek Subayı Hamdi gelmişlerdi. Durum görüşüldü. Kılıç Ali cephesinin susması üzerine bizim cephenin de tehlikeye düştüğünü haklı olarak öne sürmekteydiler. Makineli tüfek subayı ; “ Tüfeğimi teslim edersem beni idam ederler.” Dedi Bunlara: “Görüşleriniz doğrudur. Ben tehlike olduğuna inanmıyorum çünkü düşman yirmi bir gündür hapis kaldığından bizden daha fazla yıpranmıştır. Kılıç Ali cephesinin savunmaması dolayısıyla telaşa lüzum görmüyorum. Düşman huruç (çıkış) harekâtı yapması olasılığı da vardır. Biz sebat (sabır) edeceğiz.” Son karar şudur: “Kılıç Ali cephesine yol açtırdım. Düşman görmeden aile ve çocukları geçirebiliriz. Önce Nahırönü sonra acemli… Sırasıyla geçmek imkânı vardır. Yalnız bu gece parolası “zafer ” verilirse çekilmeye lüzum kalmadığına işarettir. Büyük bir çabayla düşmanı sıkıştırmak gerektir. Böyle yapılmazsa zayıf olduğumuzu anlarlar çekilmezler. Şimdiden fazla cephane alınız. Siperlerde şiddetli ateş yapılmasına devam ediniz.”
Emir verildiği sırada memleket ileri gelenlerinden teslim olmamız için bir heyet geldi. Heyet gerek doğuda gerekse batıdaki kuvvetlerin çekildiğini düşmanın da memleketi tamamen kuşattığını söyleyince Katırcı Gök Ökkeş, “ Teslim olana da ol diye de…” diye küfür savurarak karşıladı. Orada bulunanlar “Daha harp edecek kuvvetlerimiz var, teslim olmayacağız.” Diye cevabını vermiş iseler de vaziyet (durum) pek nazik bir safhaya girmişti. Düşman şehre giriyordu. Birkaç arkadaş alarak Mağaralı’ya gittim. Tamamen boşalmıştı. “Düşman kaçıyor diye” arkamdan on-on beş silahlı yetişti. Bunlara Devecili ve Mağaralı Mahallelerinde cephe tutturarak karargâha döndüm.
Göksun’un Kuzutepe köyünden Ali Bey telaşla beni karşıladı : “Sizi vurmaya geldiler.” Diyordu ben güldüm. “Merak etme, bir şey yapamazlar. İş olacağına varır. Düşman kaçarsa mesele kalmaz.” Dedimse de “ Kadir Paşa’nın misafiri idim. Sözüme inan.” Diyordu. Beraber Kadir Paşa’nın konağına gittik. Girişte silahlı insanlar, Kadir Paşa’nın avlusunda örtme saçakları altına sığınmışlar hatta ahırlara bile sokulmuşlardı. Herkes orasını bir korunulacak, sığınılacak yer olarak görmüştü. Oraya gittiğimde halk birbirinin üzerine sıkışarak oturuyordu. Bir sandalye koydular, yerleştik. Bizim Heyet-i Merkeziye İkinci Reisi Rafet Hoca, Aza Kocabaş Hacı Ahmet ve halkın daha birçok ileri gelenleri oradaydı. Dışarıdaki kuvvetlerin dağılması ve içerideki çetelerin de çekilmesiyle birçok camiler yandığından artık kesin olarak teslim olma taraftarı olduklarını söylediler. “Bugün yirmi ikinci gündür harp ediyoruz. Hiçbir tarafta düşman taarruza geçemedi, mağlup değiliz. Kiliseleri yakarak, düşmanı hapis halde tutuyoruz. Destek birliğinin gelmesi mağlubiyetimizi gerekli kılmaz. Böyle toplanıp yanlış bir karar vermenizin felaketi getireceğini kabul etmeniz demektir.” Deyince “ Görmüyor musunuz? Divanlı Cami yanıyor, kuvvetlerimiz hep kaçtı.” Dediler. Teslim olmak konusunda ayak dirediler. “Şimdi posta geldi. Kılıç Ali geri dönmüş cephe tutuyor. Mahalleyi terk etmeselerdi cami de yanmazdı. Biz de teslim olmaya karar verdiğimizde aynı kötü sonuçla karşı karşıya kalırız. Bu kadar kiliseye karşı bir caminin yanması önem ifade etmez.” Sözüme karşılık “Kesinlikle teslim olacağız.” Diyorlardı. “ Teslim olduğumuz takdirde bu toplandığımız odanın çok tehlikeli bir vaziyete düşeceğine şüphe yoktur.” Kadir Paşa; “ Bu belayı başımıza ne için getirdin?” diyerek küfür savuruyordu. Sıraların üzerine çıkarak: “ General Keret’e bu hadiseyi (olayı) ben yaptım. Cezasına razıyım. Başkalarına ceza verme desem, bu kadar Ermeni’yi siz öldürmediniz mi, bunları öldürenleri isterim, demeye lüzum görmeyerek katliam (toplu ölüm) edileceğimize göre, son nefes ve son kurşunu atmaya mecbur olduğumuzu Allah’tan korkmadan peygamberden utanmadan insaniyete mahcup düşeceğimi düşünmeden nasıl teslim olabilirim. Teslim olmanın mesuliyeti (sorumluluğu) çok büyüktür. Bu mesuliyeti ben üzerime almam, bunu üzerine alacak bir yiğit varsa o da, mütareke (anlaşma) için gitmiş beklemek lazımdır. Sabır etmenizi rica ederim.” deyince Kadir Paşa küfrünü tekrar etti.
“Hey! Hey Hey! Bu küfür, memleketini müdafaa (savunma) etmeyerek izharı caiz (zayıflık gösterme) gösterenlere aittir. Ben kabul etmem. Tamamen iade ediyorum.” Diyerek ayrıldım.
Düşman gerek Kışladan ve gerekse Mercimek Tepe’den Arkbaşı’nı durmadan bombardıman ediyordu. Siperdeki arkadaşlarımızın manevra (siperden sipere koşma) yapmak ve mekanizma çevirmekten kolları yorulmuştu. Artık güneş açacaktı. Mercimek tepeden düşman Şükrü Bey’in bağına doğru keşif yürüyüşü yapıyordu. Ateşimiz ile durduruldu.
İkinci bir kuvvetin kışlanın alt tarafından Şükrü Bey’in bağına doğru yürüdüğü görüldü. Bunlar askere benzemedikleri için ateş keserek meydana çıkmaları beklendi. Ermeni aileleri oldukları şüphesizdi. Hepimiz birden “Kurtulduk!” sedalarıyla (söylemek, bağırmak çok büyük bir sevinç içindeydik. Gidenlerin içinde Ermeni kadınlarının bulunması düşmanın artık huruç (çıkma, çıkış) hareketi yaptığının kesin delili olduğundan; “ Siz devam ediniz. Ben bunu semtlere bildireyim.” Diyerek karargâha döndüm.
Semt kumandanlarına Fransızların huruç harekâtı yaptıklarını ve Ermenilerin de beraberinde gittiklerini ve Norman kuvvetlerine doğru ilerlediklerini söyledikten sonra “ Daha önce verilen emir üzerine düşmana karşı sürekli ateş devam edecek ve takip edeceğiz. Parolamız da “ Zaferdir.” Düşman kaçacak biz de kurtulacağız. Sağlam bir çaba göstermemiz lazımdır.” Diye yazdım. Bir saat sonra çekilen düşmanın bir esteri (katırı) kaçarak üzerimize geldi. Ester kurtuldu. Yükü Ermeni eşyası idi. Ayaklarında keçe sarılıydı. Bu Ermenilerin Fransızlarla beraber gittiklerinin kesin deliliydi.
Gecesinde kışlada yangın görülmeye başlandı. Yangın gittikçe çoğaldı. Kışlanın yakıldığını kabul etmeyen bazı kimseler kalmıştı. Artık bu gün bizim için bayramdı. Çok güzel ve büyük bir bayrak yaptırmıştık. Bu zafer bayrağını gece çekip kışlaya gitmek isteyenler, rica edenler çoğaldı. Sabahleyin gidebileceklerini söyledim.
Erkenden Amerikalılar beyaz bayrakla karargaha geldiler. General Keret’ e gönderilen Doktor Mustafa’yı sordum. Geri dönerken Alman hastanesinin orada arkadaşı ile birlikte, Ermeniler tarafından şehit edildiğini söylediler. Biz böyle söyleşide bulunurken, General Keret’in gönderdiği mektubu açtım. General Keret “Geldiniz, Antlaşma istediniz kabul ettim. Sonra Antlaşma maddelerine uymadınız. Ya bizi aldatmaya gelmişsiniz ya da oradaki kumandanlar üzerinde nüfus ve etkiniz olmadığı anlaşıldı. Hükümetimizden aldığım emir üzerine bugün Maraş’ı terk ediyorum. Bazı garnizonlarda askerlerim kaldı. Otuz bin Ermeni vardır. Korunmaları için sizin emanetinize bırakıyorum. İki ay sonra geleceğim. Bunlara bir fenalık yapılırsa Maraş’ı yerle bir ederim. Beni Eloğlu’nda karşılamaya çıkacaksınız. Adiyo Doktor.” Diyordu.
Bu sırada Nahırönü’nden Hoylu Mustafa, Ökkeşoğlu Mustafa, “ Düşmanın ömrü bu kadar olsun.” Diye önüme bir baş yuvarlamışlardı. Amerikalı MrLaymin : “Agop Ağa” dedi. Tabi ben tanımıyordum. Bu memlekette gerek ticaretin gerekse ziraatın elinde olduğu halde yaptığı vefasızlığın, kötülüklerin cezasını çekmiştir. Amerikalılara “ Bu durumu Fransızların meydana getirmiş olduklarını şahit olmalarından dolayı, hakikati saklamamalarını, Fransız ve Ermenilerin zulmüne (kıyım,acımasızlık, haksızlık, cefa) uğradığımızdan dünya medeniyetinde ve insanlık vicdanında hoş karşılanmamızı, Fransız ve Ermenilerin yaptıkları cinayetlerin dayanılmaz bir noktaya gelmesinden halkın ayaklanmasını ve harbi idare edenlerin doğrudan doğruya Maraşlılar olmasından hükümetin bir katkısının olmadığını, Mutasarrıf Vekili Cevdet’in ve bazı memleket ileri gelenlerinin harekâtı bastırmak için çok çaba sarf etmelerine karşılık halk Fransız ve Ermenilerin yapacakları katliamlardan ürkerek evlerinin yanmasını ve ölümü teslim olmaya tercih ettiklerinden bu büyük zafere kavuştular. Bundan dolayı bu saatten sonra kalan Ermeni vatandaşlarımıza her konuda önem ve özen göstererek güven içerisinde yaşayabileceklerini oluşturduğum heyetle giderek kendilerine bildiriniz. Ellerindeki ateşli silahları teslim etmek zorunda olduklarını kendilerine söyleyiniz dedim. Amerikalılar da düşmanlarımızın bulundukları yerlere heyetimizle giderek… 13 Şubat 1920